30 Aralık 2017 Cumartesi

“DEĞER” KAVRAMININ YOZLAŞMASI

Mustafa Çevik

“DEĞER” KAVRAMININ YOZLAŞMASI

Mustafa Çevik
Hocalık hayatımda neredeyse her sınıfa sorduğum bir soru vardır. Şöyle: “sizce ahlak evrensel midir yoksa kişiye ve topluma göre değişir mi?” Bu soruya rahatlıkla, “tabi ki toplumdan topluma değişir” diye cevap alırım genelde.
Oysa ahlakı göreli kabul edersek yani ahlak kişiye ve topluma göre değişiyor ise o zaman ahlakın bir önemi kalmamış olur. Çünkü ahlak göreli ise birine göre ahlaksız olan ötekine göre ahlaklı olmuş olur.
Temelde her türlü kavramın, kurumun ve anlayışın temelinde iki türlü yaklaşımın olduğunu düşünüyorum.
Birincisi “değişim”, “ilerleme” gibi kelimelerle ifade edilen yaklaşım. Bu yaklaşıma göre her şey değişiyor insanlık da bu değişimden evrilerek gelişiyor. Buna göre insan için sabit bir değer korunması gereken bir şey yoktur. Maddi ve manevi her ne var ise insan zihninin tarih içinde gelişmiş ürününden başka bir şey değildir. Bu durumda eğer her şey insan ile birlikte gelişiyor ise bu insanı da içine alan bir değişim olduğu için insan için durağan ve korunması gereken bir durumun yok anlamına gelir.
İkincisi ise hayatta ne oluyor ise bunun insan ürünü gibi görünse bile insanda verili olanın bir sonucundan başka bir şey değildir. Yani eğer insan devlet kurumunu icat etmiş ise bu bir tesadüfün veya ihtiyaç sonucu bir keşif olmaktan çok bir zorunlu durumun sonucudur. Çünkü insan başı boş  bir varlık değildir. Böyle bakılınca insan birinci yaklaşımdaki gibi doğanın kendiliğinden var olmuş bir ürünü değil bir amaçlılık içinde yaratılmış varlık olarak algılanır. Bu yaklaşımda bilginin amacı amac'ın bilgisidir denilebilir. Bu aşamadan sonra artık üretilen her türlü kavram ve kurumların söz konusu amaca uygun olup olmadığıdır.
Peki ikincisi yani amaçlılık (telos)  kabul edilmez ise veya telos kabul edilip ona uygun bir duyarlılk geliştirilmez ise ne olur? Eğer insanın bir amaçla var olduğunu kabul etmez isek üretilen her şeyin tesadüf, şans eseri ve nihayetinde anlamsız olduğu sonucuna varmak durumunda kalırız. Öyle bir durumda hiçbir kavramın ve kurumun doğruluğundan veya yanlışlığından söz edilemez. Bu durum doğal olarak relativizme ve değer bunalımına ve karmaşaya götürür. Nitekim “her şey gider”  sloganıyla sonsuz relativizmi yüce değer olarak sunan postmodernizmin en çok bu noktadan eleştirildiğini biliyoruz.
Eğer amaçsızlık değer relativizmine ve değer bunalımına neden olur ise sonuç ne olur?
Kimseye yapılan ve söylenen şeyin yanlış olduğunu söylemek için bir hareket noktamız olamaz. Yani bir zalim yönetimi eleştireceksek eleştirimizin bir dayanak noktası ve referans kaynağı olmak zorundadır. Aksi durumda iyi ve kötü ayrımı ve dolayısıyla iyinin tavsiyesi (emr bil ma'ruf ve kötünün eleştirisi (nehy anil munker) imkansız hale gelecektir.
Peki iyi ve kötü ayrımını yapabilmek için hareket ettiğimiz her nokta ve her referans haklı ve geçerli midir?
Kuşkusuz hayır. Çünkü her hareket noktasının doğru kabul edilmesiyle hiç birinin doğru kabul edilmemesi arasında bir fark yoktur. Öyle ise referans noktasi yukarıda söylediğimiz gibi insana getirilen tanımla ilgilidir. Eğer insanın kendisini ve yaptıklarını evrenin bir uzantısı ve doğal bir parçası sayarsak ayrı, yaratılmış, bilinç ve sorumluluk sahibi bir varlık kabul edersek ayrı referanslara varırız. O zaman hayatı anlamlı hale getirmek için nasıl ki hareket noktası kabul edilen referanslara ihtiyaç var ise doğru referans ile yanlış referans ayrımının da önemli olduğunu söylemek durumundayız.
Doğru referans yaratılış amacına uygunlukta aranmalıdır. Ancak bu gün başta Türkiye olmak üzere Müslüman dünyasında referans değerler sekülerleştirildiği için kendi bilim, sanat, hukuk, ahlak ve devlet anlayışları arasında bir bütünlük yoktur. Tek referansı “Allah adına okumak” olması gereken Müslümanlar bu kurucu değere yeniden döndüklerinde devletin kuruluşu, eğitimin programlanması, bilim anlayışı vs. her alanda birbiriyle bağlantılı bir referans değere sahip olunmuş olur.
Sekülerlik Allah'a, inanılsa dahi, kendi hayatında yer vermek istemeyen bir tür pratik ateizmdir.

29 Ekim 2017 Pazar

ÖLDÜREN SEVGİ, Sözün ve Yüzün Şiddeti üzerine -- Mustafa Çevik


29 EKİM 2017 PAZAR

Mustafa Çevik
Şiddet denilince fiziksel eylemin zorunlu olduğunu sananlar açık bir yanılgı içindedirler. Bir şiddet durumundan söz etmek için  güç içeren bir eylem şart olmadığı gibi bir eylemin kendisinin de olması gerekmez. Hatta çoğu zaman şiddet bir eylem içermeden sürdürülür. Bazen bir bakış, bazen bir sitem, bazen bir sessizlik, bazen iki damla göz yaşı …
Çoğu zaman sözün şiddeti eylemin şiddetinden daha yıkıcıdır. Bazen bir yüz ifadesi yakıp geçer muhatabını. Bir bakış bazen unutulmaz etki bırakır muhatabında. Bir söze, tavra, eyleme veya duruma şiddet yükleyen ona yüklenen anlamdır. Bunları şiddetli hale getiren taşıdığı anlam, karşıya verdiği mesajdır her zaman.
Karşıdakine, ötekine ve muhataba dayatılan her mesaj bir şekilde şiddet içerir. Dayatma ilişkilerin vazgeçilmez parçasıdır. Anne-çocuk, karı-koca, öğretmen-öğrenci, iki dost… bir şekilde şiddet içeren mesajlar ile karşıdakini teslim almak ister.
Bazen “hakkını helal etmemek” ile, bazen “yoksa beni sevmiyor musun?” sorusu ile, bazen not ile vs. Bir şekilde ilişkiler toplumdan, tarihten alınan güçle eyleme başvurmadan sözün ve yüzün ifade gücünden yararlanılarak baskılanır.
Yüzdeki ve sözdeki anlam, verdiği mesaj bazen eylemin içerdiği şiddetten çok daha derin bir etki bırakabiliyor. Eylemle durdurulamayacak birçok davranış rahatlıkla yüzün ve sözün ifadesiyle durdurulabiliyor.
Sözün ve yüzün ifadesinin doğru kullanılması bazen kurşun kadar etki bırakabilir.
Bütün bu eylem, söz ve yüze dayalı şiddetin kaynağı karşıdakinin de sizin gibi düşündüğünü varsaymaktan ileri gelmektedir. Kafadan şöyle düşünüyoruz: Ben karşıdan şu davranışı bekliyorum. Çünkü ben olsam onu yapardım. Ve bu beklentimizin tartışmasız karşıdakinin zihninde de aynı şekliyle var olduğuna inanıyoruz. Bunun için karşıdakinden beklentimiz bencilce bir tutuma dönüşür.
Giderek karşıdakine dayatma hakkını kendimizde buluruz. Karşıdakinin de olayı, ilişkiyi, diyaloğu veya sevgiyi tıpkı bizim gibi algıladığını düşünürüz. Algı bununla da kalmaz giderek karşımızdakinin bize ait olduğunu düşünürüz. Aslında bu algı biçimi bir süre sonra bir saplantıya dönüşür. Ve kendimizi muhatabımızın sahibi zannetmeye başlarız. Bu algılama şeklinden sonra artık karşıdaki muhatabımız bizim için sadece emir alması gereken bir robot gibi algılanır. Bu noktadan itibaren sistematik şiddet ve baskılama başlamıştır.
Tek suçu bizi var sayması, bizi muhatab alması ve değer vermesi olan muhatabı bu derece kuşatma arzusu etik sınırların ihlali sayılır. Bu sevgi ne tür bir ilişki olursa olsun temeli karşıdakini yok saymaktır. Etik ihlal karşıdakini nesneleştirmektir. Bu da onun aslında sadece uyum için emir bekleyen robota dönüşmesini istemektir.
Ayının yavrusunu sevmesi gibi sevdiklerimizi içimizdeki bu sahiplenme şiddetinden koruyamamamız sadece bir etik sorun değil aynı zamanda bir sağlık sorunudur da. Bu sorun çocuğunu çok sevdiği için kendi malı gibi görmek onun her şeyini kontrol etme hakkını kendinde görmek veya onun kendi istekleri doğrultusunda bir yaşam tarzı sürmeye mecbur sanmak şeklinde tezahür eder.
Yaratan bile yarattığı insanı bu derece kıskaca almamış, kulun otonomisine, özgün duruşuna ve tercihlerine yer açmıştır. Yaratan ahlaka yer açmak için insana özgürlük vermiştir. Çünkü insanın eylemlerinin anlamlı olması için onun özgürce ve bilinçli bir şekilde tercih edilmiş olması gerekir.
Bize sevgisini veren birini bu şekilde kuşatmak istememiz aslında onu bir anlamda öldürmekle eş değerdir. Onun için sevdiklerimizi sevgimizin ölümcül şiddetinden korumak zorundayız. Onun için de onların otonomilerine ve öz varlıklarına saygı duymak zorundayız.  
https://twitter.com/drmcevik

24 Ekim 2017 Salı

DEVLET Mİ HUKUK YAPAR HUKUK MU DEVLET YAPAR- -Mustafa Çevik



Mustafa Çevik
Demokrasilerde popüler bir cümle vardır. “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” Bu cümle adeta kutsal bir ilke gibi korunur ve tekrar edilir. İslamcısından, laisistine herkes yeri geldiğinde bu cümleyi kullanır.
Bu cümle ne kadar uygulanmıştır? Ne kadar uygulanması mümkündür? Bu soruları geçiyorum. Onlardan önce tartışılması gereken asıl soru şudur: Peki acaba bu cümle ne kadar rasyoneldir? Mesela millet her hakkı yeniden tanımlayabilir mi? Daha açık. Halk temel insan haklarını kaldırabilir veya yeniden tanımlayabilir mi?
Eğer evet derseniz o halde halkın ittifakı veya çoğunluğu halinde hak ve özgürlükleri askıya alması düşünülebilir demektir.
Oysa yüzde 99'a karşı yüzde 1'in hakkını koruyan halkın mutlak (şartsız) egemenliği değil halkın egemenliğini sınırlayan demokratik değerlerdir.
Yani halkın tamamı istese de kaldıramayacağı kurallar vardır. Bilinen temel hak ve özgürlükler mesela. Demokrasinin felsefesi budur.
Demokrasiyi sadece oylamadan saymak sandık fetişizminden başka bir şey değildir. Sandık sadece demokratik kuralları kimin uygulayacağına karar vermek içindir.
Halka mutlak yetki verenler halkın adalet, devlet, hukuk vs. her şeyi belirleyen bir yapı olduğunu ve bunun da çoğunlukla ekonomik ilişkiler üzerinden yürütüldüğünü kabul ederler.
Meşhur “alt yapı üst yapıyı belirler” anlayışı yani. Buna göre halk önceden hayvan sonra sürü halindeydi sonra toplum oldu. Ekonomi ilişkileri aileyi, devleti sonra da hukuku doğurdu.
Böyle bakınca devlet hukuku yapan güç oluyor. Devlet de şartlara ve durumlara göre bu hukuk kurallarını değiştirip dönüştürebilir anlamına gelir. Burada tamamen devletin (demokrasilerde halkın) keyfiliğine meşruiyet sağlanmış olur.
Çünkü devleti belirleyen veya bağlayan ilahi veya kutsal bir ilke yoktur. Her devlet veya halk çağının gereği gibi hukuk düzenlemesi başak bir ifade ile adalet tanımı yapabilir demektir.
Oysa devlet veya hukuk kutsal ve tartışmasız bazı ilkelerce sınırlandırılmıştır. Bu gün dünyanın geldiği anlayış burasıdır: Devletler ister demokratik devlet olsun ister totaliter yapı olsun hukuk yaparken bazı kurallara uymak zorundadır.
Yani devlet hukuk yaparken keyfi davranamaz. Hukuk yapmanın kuralı devletin keyfi değil insanlığın “ortak kelimesi”dir. Bu ortak kelime insanların doğuştan anlayabileceği temel haklar ve özgürlükleri güvence altına alan bir tür gizli sözleşmedir.
Bu gizli sözleşme başka deyişle “ortak kelime” bütün dinlerde ve ideolojilerde vardır.
Onun için devlet hukuk yapmaz. Evrensel hukuk devlet yapar. Devletler meşruiyetini evrensel hukuktan alabilirler. Bu evrensel ilkeye ve ortak kelimeye ne kadar uyarsa bir devlet o kadar adil bir devlet olur.
Devlet ve halk hukuk yapmada sonsuz yetkiye sahiptir demek realistlerin, materyalistlerin ve Marxistlerin savunduğu felsefedir. İdealistler savunduğu ise “ilke” taraftarlığıdır. Ortak kelime insanlığın ortak ilkesidir. Buna bağlı olmak zorundadır herkes.

15 Ekim 2017 Pazar

‘MÜSLÜMAN EVRİMCİLER’E BİR SORU: AHLAK KEŞİF MİDİR İCAT MIDIR? ---Mustafa Çevik



Mustafa Çevik
Aynı soruyu dil için, akıl için, konuşma yeteneği, gülme ve hüzünlenme için de sorabilirsiniz. Hepsinde varacağınız sonuç aynı olacaktır. Ya insan bütün bunları  “evrimsel süreç içinde çevrenin kendisine sunduğu şartlar” yoluyla üretmiştir diyeceksiniz ya da hayır insanda bu tür yetenekler vardır onları tarihin akışına ve kültürel ortama göre şekillendirmiştir diyeceksiniz. Bu ikisi birbirinden çok farklıdır. İlkinde, örneğin dil, insanda ilk dönemde yoktu diğer canlıları ve çevreyi gözetleyerek sesler çıkarmaya başladı sonra bu sesler giderek anlamlı hale geldi.
Hocalık hayatım boyunca neredeyse bütün sınıflara sorduğum bir sorudur. “Sizce dil nasıl ortaya çıkmıştır?” diye sorarım. Yüzde yüze yakın bir çoğunlukta öğrencilerimin yukarıdaki evrilme süreciyle dilin doğuşunu izah ettiklerini gördüm. Siz de deneyebilirsiniz. Etrafınızdaki insanlara bu soruyu sorduğunuzda benzer bir izah ile karşılaşacaksınız.
Bu da gösteriyor ki “ürettiğimiz ulus”un her bir bireyi kendi içinde gizli birer “sosyal evrimci” barındırmaktadır. “Adem'e bütün isimleri öğrettik,” diyen ayete rağmen dilin hayvanları taklit ile ortaya çıktığını neden düşünüyorsun dediğimizde bu teorinin bilimsel olduğunu söylerler. Elbette bu ayet ateistleri ilgilendirmez. Ama bu yaklaşım hem Müslümanları hem de “Önce söz vardı” diyen Yuhhanna'ya inanan Hıristiyanları da ilgilendirir.
Biyolojik evrimden “ruhun evrilmesine” izahı olmayan bir geçişle atlamak bir dünya soruyu cevapsız bırakır. Bunlardan biri de ahlaktır. Dil gibi Ahlak nasıl ortaya çıkmıştır diye sorduğunuzda ahlakı sosoyolojiye dayandırmak isteyen bilumum (her türlü) sosyal evrimci çevreler ahlakın insanlığın bir “icadı” olduğunu söyleyecektir. Yani tarihin bir döneminde kimi insanlar sosyal düzenin sağlanması için ahlakı, dini vs. icad etti diyecekler.
Ama eğer ahlak bir icad ise insanın o zaman ahlakın değeri sadece toplum düzenini sağlayan bir “fayda”dır. Yani ahlak veya ahlaklı olmak bizatihi kendisi değerli bir şey değildir demiş olursunuz bununla. Sadece o an veya o gün işe yaradığı için değer verilmiş olur. Bu durumda insanların içtenlikle ve dürüstçe ahlaklı olmalarını beklemeye yer kalmamış olur. Yani ahlaki eylem gerçekleştirirken bir içtenlik ve samimiyet gerektirmez.
Oysa kişiyi ahlaklı kılan yaptığı eylemin ardındaki iyi niyetidir. Yanlışlıkla veya art niyetle iyi eylemler gerçekleştirenleri ahlaklı saymaz kimse. Tesadüfen ahlaklı olunmaz ahlak bilinç ve niyet gerektirir.
Kaldı ki evrimsel süreç içinde toplumların kendi sosyal gerçekliği içinde ürettiği ahlakın o gün için yararlı olma olasılığı var ama bu gün farklı bir ahlaki “iyi” ve “kötü” konseptine pekâlâ sahip olabiliriz.
Bu durumda geçmişin kötülüklerini kötü, iyiliklerini de iyi diye nitelendirmek anlamsız hale gelir bu sosyal evrimci ve “icatçı” yaklaşımda. Geçmişte yapılanları iyi ve kötü diye niteleyebilmek için bütün zamanları aşan ve insan ürünü olmayan bir “iyi” ve “kötü” konseptine sahip olmak gerekir.
Bu “icatçı” söylem ile bütün kötü insan eylemleri mübah ve normal hale gelir. Mesela geçmişte insanların daha acımasız ve gayri medeni olduğunu söylemek anlamsız olur çünkü zaten insanlık henüz gelişmemişti, evriliyordu. Çünkü henüz olgunlaşmamıştı.
Hatta bugün de devletin veya kişilerin bütün gayri adil ve kötü tasarruflarını da böyle değerlendirme imkanı vermiş olur. Çünkü her türlü yanlış, zararlı ve hukuksuz uygulamayı “henüz insanlık olgunlaşmadı” diyerek tolere etme meşruiyeti verir. Bu da sürekli olarak “iyinin ertelenmesi” ve “kötünün tolere edilmesi” kapısını açar.
Evrimi biyoloji kuramı olmaktan çıkarıp bir sosyal kurama dönüştürmek böyle izahı olmayan yığınla sorulara neden olacağı gibi. Avro-Amerika merkezinden dünyanın geri kalan kısmına “gelişmekte olan” toplumlar diye bakmayı da meşru kılar. Ahlak icad mı keşif mi sorusunu daha geniş okumak isteyenler 2008'de yazdığım bir yazıya bakabilir.
https://twitter.com/drmcevik

11 Ekim 2017 Çarşamba

“Müslüman Evrimciler”e bir eleştiri

Soru şudur: Evrim Kuramı Ateistler Sahipleniyor Diye Mi Reddedilmektedir?
Benim “Müslüman Evrimciler” diye nitelediğim kesim tarafından çokça ifade edilen bir durumdur bu iddia. Bunu göre evrimin kendisi aslında teizme (özelde İslam inancına) aykırı bir şey içermemektedir. Buna göre karşı çıkanlar cehaletlerinden dolayı evirimi İslam karşıtı bir anlayış gibi görüp karşı çıkmaktadırlar. Bunun için de şöyle düşünmek gerektiği tavsiye edilir: Evrime kimin sahip çıktığına bakıp reddetmek yanlıştır. Evrimin kendisine bakmak gerekir. Evrimin kendisine baktığımızda ise İslam dinine ve Kur’an’a aykırı bir durum göremiyoruz denilmektedir.
Bir kere şunu belirtelim ki evrime karşı çıkanlar evrimin bilimsel sonuçlarına ve metodolojisine değil onun ortaya koyduğu inanç ve felsefi yapıya karşı çıkmaktadırlar. Evrim salt bilimsel bir faaliyettir denilemez. Çünkü elde ettiğini ileri sürdüğü sonuçlar itibarıyla bilimsel olduğu kadar bir teoloji gibi ele alınmaktadır. O nedenle denilebilir ki tam aksine “Müslüman evrimciler”in sıklıkla yaptığı şey budur. Yani “geçmişte falanca Müslüman düşünür, yazarçizer de evrimi savunmuştur onun için evrim İslam dininde vardır” derler. Burada tam olarak “Müslüman Evrimciler’in itiraz ettiği bir mantık hatası vardır. Evrimin kendisinin savunulur olduğunu ele almak yerine ona Müslüman kimlikli birinin zamanla sahip çıkması ile evrim savunusu yapılmaya çalışılmaktadır. Bu aslında bilinçli bir hedef saptırmacadır. Çünkü biliyoruz ki bir kuram veya bir inancın doğru olup olmadığını geçmiş “İslam âlimleri”nin, İbn-i Miskeveyh ve Mevlanagibi,  ona karşı tutumu değil Kur’an ve sahih sünnet belirler. İslama uygunluk kriteri budur.
Burada evrimin kendisinin ortaya çıkardığı anlayış karartılmaktadır. Salt doğa bilimi faaliyeti gibi ele alınıp ona karşı çıkmanın Müslümanları bilimden uzaklaştıracağını ileri sürmek bir durum karartmasıdır. Evrim insanı salt biyolojik bir süreç olarak kabul ediyor ise buna karşı çıkmanın bilimle çeliştiğini söyleyemeyiz. Çünkü biyolojinin konusu burada İnsanın biyolojisidir, ruhsal, zihinsel ve benliğini oluşturan manevi alan değildir zaten. Bu konu ile hiç ilgilenmeyip o alanı yok saymaz ise o zaman biyolojinin sadece biyoloji yaptığını düşünüp evrim kuramının inanç ve felsefi tartışma alanına müdahalesi de söz konusu olmayacaktır. Böylece söz konusu tepkiler de gelişmemiş olurdu. Mesela evrim kuramı sadece hayvanların evrildiğini söyleseydi büyük olasılıkla büyük karşı çıkışlar olmayacaktı. Çünkü hayvanda manevi kişilik ve bilinç durumu söz konusu değildir. İnsanı insan yapan bu temel manevi yapısı görmezden gelindiğinde veya evrimin doğal sürecinin bir devamı gibi yorumlandığında kaçınılmaz olarak evrim kuramı insana dair teolojik ve felsefi bir tutum içine girmiş oluyor zaten. İnsan da hayvanlar gibi doğanın ve çevrenin yönlendirmesiyle şekillenmiş bir varlık olarak kabul edilmiştir. Bu durumda insanın ne olduğu sorusu karşımıza kaçınılmaz olarak çıkacaktır. Haliyle insan bilinç sahibi olduğu için özgürlük fikrine, sorumluluğa, buluş yapmaya, şiir ve metafor kullanmaya, dil icadına, duygulanmaya … sahiptir. Bütün bunların evrimsel süreç içinde yeri yoktur. Böyle bir insan anlayışı bırakın İslam dini, materyalizm hariç hiçbir felsefi düşünce ile de uyuşmaz. Çünkü tek boyutlu insan anlayışı hatalıdır. İnsan tanımı insanı izah etmeye yeterli değildir evrim kuramının. Bunun için her din mensubu evrim kuramının yaydığı bu inanç sistemine karşı durmaya doğal olarak bir ihtiyaç hisseder.

8 Ekim 2017 Pazar

TOPLUMDA YAYGIN OLAN DEİZM Mİ PRATİK ATEİZM Mİ?

Mustafa Çevik

TOPLUMDA YAYGIN OLAN DEİZM Mİ PRATİK ATEİZM Mİ?

Mustafa Çevik

Son zamanlarda özellikle gençler arasında “deizm” düşüncesinin yaygınlaştığına dair bir çok yayın yapıldı. Bu yayınlara bağlı olarak da tv programları yapıldı.
Doğrusu bu alanda yapılmış çok fazla araştırma yoktur ne yazık ki. Son dönemde (Haziran 2017) MAK Danışmanlık tarafından yapılan saha çalışmasında deizmin çoğunlukla şehirlerde ve % 6 oranında olduğu saptanmıştır.
Dolayısıyla deizmin toplumda çok hızla yükselen bir trend olduğunu söyleyenlerin çoğunlukla kendi kişisel ve amatörce gözlemlerine dayandığı söylenebilir.
Bir çok kişi deizmateizm ve teizm arasındaki farkı bilmez bile. Aksine toplumumuzda insanların büyük oranda kaderci olduklarını söylemek daha doğrudur. Çünkü bir çok kişi başına gelen özellikle kötü olayların kaçınılmaz olan kaderinin sonucu olduğuna inanır. Edebiyattan sinemaya, şarkı sözlerinden atasözlerine bu kaderci ve alın yazısı anlayışını çok net bir şekilde görebilirsiniz.
Bu çerçeveden bakıldığında kaderci bir toplum olduğumuz rahatlıkla söylenebilir.
Ancak giderek yükselen anlayışın aslında deizm değil pratik ateizm olduğunu söylemek mümkündür diyebiliriz. Teorik ateist olan kişi Allah'ın var olmadığını bilerek ve kasten gerekçe bulur. Hatta başkasının inanmaması konusunda da gerektiğinde propaganda yapar. Ama pratik ateizm farklıdır. Aslında teorik olarak ateist sayılmazlar bunlar. Pratik ateizm Allah'ın varlığına inanıp onu dünyevi işine karıştırmamaktır. Veya başka bir deyişle Allah'a inandıktan sonra yokmuş gibi yaşamaktır. Bu insanlarda çoğunlukla Allah inancı iki nedenle varlığını sürdürür. Birincisi “ne olur ne olmaz” korkusuyla ölüm sonrasında “azab”tan kurtulmak. İkincisi de evrendeki işleyişin içerdiği gizem karşısında çaresizlik.
Aslında dinin yaygınlaşması önünde pratik ateizm ateizmden daha tehlikeli ve yıkıcıdır. Dinin bütün yaşam alanından çıkarılmasına hizmet eder bu anlayış. Kişi Allah'a inanır ama ticaret yaparken, eğitim yaparken, insanlarla iletişim kurarken vs. o yokmuş gibi davranır. Ahlak alanında ve yaşamı düzenleyen kurallarda Allah'ı gözardı etmek bir tür sekülerleşme ve dünyevileşmedir. Zihinsel ve fiziksel evrene dair her türlü anlamlandırma seküler ve dünyevidir, dini değildir. Dini veya ilahi bir anlamlandırma gereği duyulmaz. Ancak zorda kalındığında veya izahi yapılamayan olaylar ile karşılaştığında dini veya ilahi bir anlamlandırmaya başvurulur.
Böyle bir yaşam tarzının belki “deizm” ile karıştırılması mümkündür. Ancak deizm ile pratik ateizmin çok farklıdır. Deizmde Allah'ın evren ve içindeki olaylarla ilişkisini kestiğine inanılır, pratik ateizmde böyle bir ilişki kesme yoktur. İnsanın zihin tembelliğinden ve dünyevileşmeden kaynaklanan bir tür unutma ve öteleme sonunda varılan bir inançtır pratik ateizm.
İnsan fazla meşguldür. Şehirlerde örülmüş yaşam insanın derinlikli düşünmesini engellemektedir. İnsan aynaya bakarken salt fiziğinin ötesinde bir şey görecek vakti bulamamaktadır. Sanayileşme ve modernleşme sonrası insanın uğradığı bu zihinsel işgal düşünmenin durma noktasıdır. İnsan artık sadece olgular üzerinde durmaktadır. Bu olgucu (pozitivist) yaşam tarzı dünyayı sadece dünya ile, fiziksel olanı sadece fiziksel ile yorumlama durumuna getirmiştir.
Yaşamın ve anlamın merkezine yaratıcıyı koymak kolay olmayacaktır. Bunun için insana düşünmeyi öğretmek gerekir. Görünen şeyin (fenomenin) sadece görünenden ibaret olmadığını hatırlatacak bir yaşam tarzı oluşturmak gerekir. Fazla düşünmenin din için ve ruh sağlığı için tehlike olduğu, “düşünen adam” heykelinin üniversite bahçelerine değil de akıl hastanesinin bahçesinde olduğu bir kültürde derinlikli düşünme bekleyemeyiz. Bu düşünmenin durmasıdır. Tefekkürü ibadet sayan bir gelenekten “düşünmeyi” dinsizliğe götüren bir köprü gibi gören bir gelenek çıkarmak ancak pratik ateizme hizmet edecektir ne yazık ki.
https://twitter.com/drmcevik

7 Ekim 2017 Cumartesi

MESCİD YERİNE ORTAK “DUA ODASI” MI?----Mustafa Çevik

Mustafa Çevik

MESCİD YERİNE ORTAK “DUA ODASI” MI? 

Haziran 2017 Yorum Yaz

Mustafa Çevik
Ertuğrul Özkök Atatürk Havalimanı'nı işleten TAV grubunun CEO'su Sani Şener'den aldığı mektubu yayınlamış. Mektubun konusu Havalimanlarındaki “mescid”ler.
Diyor ki Özkök dünyanın önde gelen havalimanlarında Mescid yerine “prayer room” yazılıdır. Çok çeşitli milletlerden insanların geçtiği havalimanlarda her dinden kişinin ibadet edebileceği bir ortak yerin olması gerekir. Ve bunu konu edinen Sani Şener'in mektubunu yayınlıyor.
Mektupta Sani Şener, samimi üslupla ve müteşekkiren, birinci tekil şahıs “sen” diye hitap ederek E. Özkök'e haklı olduğunu ve “mescid” yerine “prayer room” yazılması gerektiğini ifade ediyor.
1123
Ben böyle bir uygulamayı 2009'da Brezilya Sao Paulu'da görmüştüm. Bir iş hanında namaz kılabileceğim bir yer olup olmadığını sorduğumda bana “prayer room” yazılı bir oda göstermişlerdi. Odada çeşitli dinlere ait ikonlar, heykelcikler ve kutsal metinler ve çeşitli ibadet araçları vardı.
Sanırım önerilen bu “prayer room” aslında “interfaith chapel” denilen bir tür “dinler arası diyalog” (dindarlar arası değil) ve ortak dini anlayış ve ibadet birliğini amaçlayan ibadethanelerdir.
Sayın Özkök ve sayın Şener'in din ve ibadet hane konusunda öneride bulunurken çok rahat davrandıklarını gözlemliyoruz yazıda. Oysa daha duyarlı olmaları beklenirdi. Sonuçta dinlerin kendine ait kuralları vardır. Mesela ortak ibadet hane denilen “prayer room”lara bazı din mensupları ayakkabılarıyla girebilirler. Veya İsevi bir takım ikonların (heykelcik vs.) olduğu ortamlarda bir Müslüman ibadet edebilir mi? Bunları düşünmeleri beklenirdi. Aynı ibadet çok farklı ibadetlerin yapılması durumunda hem itikadi hem de iletişimsel bir takım sorunların yaşanması kuvvetle muhtemel iken bu kadar rahat öneride bulunmak sanki “ne olacak canım din değil mi hepsi,” yaklaşımının sonucudur biraz.
23523
Oysa dine de, bir metafizik saygı ve inanç değilse bile, hiç değilse bir toplumsal gerçeklik olarak bakılabilirdi. Ve bu toplumsal olgunun kendi gerçeği içinde değerlendirilip gerekli özen ve duyarlılık göstermeleri beklenir. Kafadan “böyle olsun” demek toplumun neredeyse tamamını ilgilendiren bir durumda saygılı bir tutum sayılmaz. Başkasını ilgilendiren konularda onların fikrini merak etmemek aslında demokrasi kültürünün eksikliğinden başka bir şey değildir.
***
Din mi Ahlak mı? Hangisi Amaç Hangisi Araç?
Din konusunda düşülebilecek en büyük hatalardan biri “ibadetlerini yaptıktan sonra kendini kamil bir insan olduğunu sanmaktır.” Dinin şekil şartlarını yerine getirmekle Müslüman olunur. Ancak mü'min olmak bir yaşam tarzıdır. Dinin emir ve yasaklarını içselleştirmektir.
Dikkat edilirse bütün ibadetlerin amaçları vardır ve bunların tamamı da insanın daha olgun, daha sabırlı, daha adil, daha duyarlı, daha fedakar, daha merhametli vs. olması içindir. Bütün ibadetlerin nihai amacı ahlaki olgunlaşmadır.
Dinin kendisinin amacı budur. İnsana haddini bilmesini hatırlatır. Olması, pişmesi ve kamil olması öğütlenir dinin her kuralında.
Maalouf'un dediği gibi kimi insanlar “bir dinleri olduğu için ahlaka ihtiyacı kalmamış gibi davranıyor.” Oysa din “bozulmuş ahlakı tamamlamak” ve düzeltmek için gönderilmiştir.
Oruç tutmadaki amaç, nefsimizi tutmaktır. Kendimizi, kibrimizi ve kinimizi tutmaktır. Amaç aç kalmak değildir. Bunu herkes bilir.
Adalet her Cuma tekrarlanan ayette olduğu gibi bir çok ayette inananlara emredilir. Adil olmak, emaneti ehline vermek, mazlumun yanında olmak, dürüst olmak bütün bunlar kat'i şekilde emredilir. Bir mü'min için bunları olsa da olur olmasa da olur diye kulak ardı etme lüksü yoktur.
Ahlaklı olmak emrediliyor. Bütün bunlara rağmen ailede, sokakta, sosyal medyada, yazılı ve görsel medyada ve hele de eğitim sisteminde bireye ahlakı tavsiye eden bir yaklaşıma rastlanmamaktadır.
Yaşamın her alanında muhatab olduğumuz her kesten ahlaki tutum beklerken bu kadar önemli bir şeyi eğitimde programa dahil etmemek izahı mümkün olmayan bir feraset yoksulluğudur.
Eğer din “düzgün” insan olmamızı istiyor diyor isek dinin amacı ahlaktır. Ahlaklı yaşam dinde ötelenebilecek bir konu değildir.

29 Eylül 2017 Cuma

Şehir şairi öldürür---Mustafa Çevik

Öğrenciliğim yıllarında burnundan kıl aldırmayan bir şair ile karşılaşmıştım Kadıköy-Üsküdar otobüsünde. Şiirlerini okuyup saygı duyduğunuz bir şairle otobüste karşılaşmak hoş bir sürprizdir elbette.
Hemen kalkıp yer verdim. Belki de yüzlerce kez sorulmuş soruyu ben de sordum. Dedim ki:
-Hocam çok güzel şiir yazıyordunuz. Neden yazmayı bıraktınız? Cevap şöyle oldu:
-Otobüste karşılaştığım birine neden şiir yazdığımı anlatacak durumda değilim.
Ben de 19 yaşında bir genç olarak bozuldum hafiften ve:
-Zaten öylesine sormuştum dedim. Sonra bozulduğumu anlayınca şöyle düzeltti.
-Genç, şiir yazmak için serseri olmak lazım, dedi.
Buradaki “serseri” kelimesi başına buyruk anlamındadır. Elbette başına buyruk yaşamak o kadar da kolay değil. Öyle istemekle de olmaz.
Eğer sırtınızda sorumluluk yükü var ise ser-best olamazsınız. Özgürce hareket edip yazamazsınız. Ser-best başı bağlı demektir. Eskiden kölelerin başı açık olurdu başı bağlı olmak özgür insanın simgesiydi. 40-50 yıl öncesine kadar bir çocuğun başında mutlaka bir şey konurdu. Bu özgürlüğün belirtisiydi. Başını bağlayabilme özgürlüğüne serbesti denirdi. Şair de özgür olduğu oranda şair olabilir. Ruhu, bedeni, kişiliği ekonomisi vs. Özgürlük her istediğini yapabilme gücü değil her istediğini yapmayabilme gücüdür.
Ancak şehir insana fazla sorumluluk yüklüyor. Öyle ki çoğu insan çevresine, göğe, dağa bir kere bakmadan ölüp gidiyor. Tefekkürü zaten bekleyemiyorsunuz şehrin mahpus ettiği bu insana.
Çünkü mütefekkir gibi şair de şehirde ideolojiye bulaşır, siyasete bulaşır, paraya bulaşır, çoluk çocuğa bulaşır. Okula, takside, ev ödevine, TEOG ve ÖSYM sınavlarında çocuğunun kaç net yatığı/yapacağı kaygısına bulaşır.
Otobüs kuyruğu, ATM kuyruğu, ekmek kuyruğu, ödeme kuyruğuna girmiş bir şairin şairliği ölür.
Ruhu bütün bu yapma, çakma ve abartılı amaçsız sorunlarla karartılan ve gasp edilen şair elbette yazamaz.
Şiir, hikmet, felsefe ve düşünce şehirli değildirSanayileşmiş kentlerin ürünü hiç değildir. Bütün bunları yok eden şehrin kalabalığı değildir. Şehrin kuruluş amacı ve kurgulama şekli ile ilgilidir.
Bugünkü şehirlerin çoğu daha çok insanı bir araya toplayıp onların emeğinden yararlanmak için kurgulanır. Şehirde varlıklı insanlar vardır hizmetlerini görmek için yoksul insanları şehre çağırır. Sınıf farkı, düşünce farklılığını, mekan, eğlence, eğitim ve hayal farkını da beraberinde oluşturur.
Şehrin insanı karşılıklı güven yerine gardını almış insana dönüşür. Çünkü tanımıyor karşıdaki kişiyi. Dolayısıyla masumiyet karinesiyle hareket etmek yerine suçluluk karinesi tesis edip herkesin potansiyel kötü olabileceğini düşünerek yaşamını ve güvenlik alanını tesis eder.
O yüzden şair şehirde ölür, yaşayamaz. Şair ya içine kapanan bir münzevi gibi yaşayacak ya da kalabalık içinde “bir ağaç gibi tek ve hür” yaşayacak. Etrafındaki olaylardan istediğini seçip onun üzerinde yoğunlaşacak kadar irade sahibi olması gerekir. Bu kadar sağlam irade mümkün olsa da şairliğin ve şiirin doğal eko sisteminin bozulduğunu göstermektedir.
Şehirde ölen sadece şair değildir. Duygu da ölür, düşünce de ölür, hikmet ölür felsefe ölür. Çünkü şiir ve bütün bunlar ya aşka, ya öfkeye, ya özleme, ya da üzüntüye dairdir. Yoğun çalışan, iş-ev arasında sıkışan insanın bunlara vakit ayırması bile zordur. Aşka, özleme, öfkeye yoğunlaşmak için vakit bulamaz. Yüzeysel yaşaması gerekir. O yüzden şehir şairi öldürür diyoruz. Sığ yaşanmış bütün bu duygu ve heyecanlar insanın insanlığından çalınmaktadır. İnsandan gidiyor her şey. İnsanın duyguları giderek sığlaşıyor. Giderek insanın sadece bedeni kalıyor ortada. Şehir insanın içindeki insanı öldürüyor.
Şiir nihayetinde bir sanat faaliyetidir. Sanatın en yalın tanımı içten gelen bir duygu ile dıştaki nesneyi tanımlamaktır. Başka bir deyişle şiirin öznesi şairin içinde oldukça yazılan ve söylenen söz şiir sanatı olur. Dışarıdan dayatılan, öznesi dışarıda olan siyasal, dini, ahlaki veya toplumsal etkinlikler hiçbir zaman ortaya şiir çıkarmaz. O propaganda olur. Şiir ve propaganda arasında formel olarak bir benzerlik vardır. Her ikisinde de metafor vardır, coşku vardır. Ancak birinde şair istenileni söyler diğerinde istediğini söyler. Bir ifadeyi sanat saygınlığına ulaştıran şey onun estetik yapı içermesi değildir. Bilgisayarlar da estetik bir çok ürün ortaya çıkarabilirler. Orada insan öznesi etkin değilse o bir sanat ürünü değil sanayi ürünüdür. Sanat ürünü için kişinin içindeki insanı terk etmemiş olması gerekir. Şiir insan kaldığımız sürece var olacaktır. Şehrin ekonomik ve siyasal dayatmalarına kendimizi kaptırdığımız oranda içimizdeki insandan taviz veririz. Hatta giderek bu kapılma ve savrulma bize sanatın amacıymış gibi görünür. İşte o insanın, şairin, sanatın, inancın, vicdanın ve içtenliğin öldüğü yerdir. Çünkü şair ser-best olabilen kişidir. Şehrin kuralları düzleştikçe, keskinleştikçe şehire tutunması zorlaşır şairin. Giderek şehirde tutunacak yer kalmıyor
https://twitter.com/drmcevik

Taammüden Satanizm

   Şeytanın varlığı yanılgıyla başladı. Şeytanlığı da yanılgısında ısrar etmesindedir. Bilerek taammüden ve bilinçli bir şekilde hatada ısra...